« Önceki | Sonraki »

4/2/2009

Üzülme diye...


Sen üzülme diye satır aralarına ördüm yokluğunun sancılarını...
Duyup ağlama diye bir saçak altına sığınıp
Şimşek gürültülerinde yutkundum sensizliğin çığlıklarını...''
Yüreğinde bir bahar göremeden, kanayan yaralarımı iyileştirmeden çekip gittin...
Gitmeliydin, hiçbir zaman dönmeyecek şekilde yüreğimde sana dair ne varsa alıp gittin...
Gittin diyorum hiçbir zaman yüreğime gelmemiştin sen...
Evet, bu cümleyi kurmamak için ne savaşlar verdim yüreğimin hücrelerinde bir bilsen...
Seni üzmemek için acılarımda demlenmiş bu cümleyi hep erteledim dudaklarımdan...
Yalnızlığında depreşen yaralarımı görme diye kalemi kırdım...
İsmini anan dudaklarıma kilit vurdum, seni üzecek tek bir kelime söylemesin diye...
Sen varken taze tomurcuklar açan kelimelerim, yokluğunda paslansın istedim...
Sen benim canımdın, sana ve gözyaşlarına kıyamadım işte...
Sana acı vermemek için, yüreğimdeki ''senden'' kaçtım...
Senin olduğun her yerden uzaklaştım...
Hayattan, bu satırlardan kısacası her şeyden kaçtım...
Unutmak için değil, senin gidişini kendimden gizlemek için...
Gitmelerini erteledim yüreğimin kıyılarında...
Bitkisel hayata girmiş varlığını, kendi soluğumla yaşatmak istedim...
Soluğu tükenmiş bir cana, ''canımı'' verircesine yokluğuna anlatan kelimelerden kaçtım...
Canımdan canımı koparıp, biraz daha varlığında gülümseyebilmek için
Kendimi seni hatırlatan kelimelerle avuttum...
Kendimi ''yalnızlığımla'' aldattım...
Gidişlerine kaç kuyruklu yalan uydurdum...
Kaç kez kaçınılmaz bu gerçekle aynalarda yüzleşmekten korktum...
Hiçbir zaman dillendiremedim senin gidişini hatırlatan kelimelerle...
Ama yutkunamadım, dudaklarıma kilit vuramadım işte...
'' Hiçbir zaman yüreğime gelmemiştin sen...''
Gece olup herkes evine döndüğünde anladım, senin bir daha dönmeyecek şekilde gittiğini...
Gittin, hiçbir zaman geri gelmeyecektin...



alıntı...

2/2/2009


Bir şiir ısmarladım kendime
kendime tutunarak..
Geceydi, elektirikler sönmüştü içimde..
Mavi bir karanlıktı gözlerimde okuduğum..
Gitme dedim, gittim.
Ardımdan küfret istedim..
Bazen insan utancını saklayacak
çöplük bulamaz ya,
hayallerim kir pas içindeydi içimde..
Aptalın biriyim ben.

Kelimelerle çürümüyormuş adıma biriken kederler..
Gerçek olmayan anlar, figüranlar doluysa hayatında
gerçeklik seni bu kadar yalanlıyor işte!
Umrumda değildi kendi söylediklerim
ya da söylemek istediklerin..
Üzgünüm..
Sence de..
Bence de..
Bencilce..

Bak hala kanıyor,
mevsimsiz yağmurlarla,
ya da yanlış dokunuşlarla..
Mutluluk mekanları bu yüzden hep dar gelir bana
ve ben hep bu yüzden kendimi okşarım,
üşüdüğüm her yalnız durakta..

Bazen ikinci bir cümleye gerek duymazsın ya,
onların birini farkediyorum şimdi;

insan bazen kaybeder..

alıntı...

9/11/2008

Çok sustum..
Çok..
Öyle böyle değil..
Ne kadar yaşanmışlık yaşanamamışlık varsa o kadar.
En çok da aşk kadar sustum!
Biliyorum,
Hiç yakışmayanı giydim üzerime,
Biliyorum,
Çok incittim kendimi hüzünlerime,
Biliyorum,
Ben sustukça çığlıklar yürüdü düşünceme..

Ama nasıl anlatılırdı ki,
Yaşamın kıyısından bir misafir edasıyla bakmak,
Bir yandan uçurumlara yanaşmak,
Öyle yordu ki..

Uzun hayatın özeti:
Bitmek zorunda kaldık,
Aşkı itmek zorunda kaldık!

Şimdi her yanım tuz kokuyor,
İçimde azgın fırtınalar,
Yüreğim çarpmaya korkuyor..

Hani,
"Gel" deseydi,
Ölmek bile olsa karşılığı,
Giderdim..
Demedi..

Azlığından değil aşkın,
Çokçalığından,
Kıyamadı..

Çoktu onun da susmaları,
Akıtamadığı yaşlar kadar çok.
Ağlamadı,
Ağlamıyor,
Ağlayacağını da sanmıyorum,
Belki de konduramıyor..
Göze..
Yaşı..
Bilinmez..

Neyse işte,
Bazı şeyler,
Bazı anlar,
Bazı hüzünler,
Bazı güçler,
Sevmekle aşılamıyor.

Yaşayacak zamanımız çoktu,
Düşlerimizse yıkık.
Yar'a yara olmaktan korktuk.

Boynu bükük şimdi aşk dediğimiz masumun,
Haksız da değil hani.

Çünkü biz;
Dedim ya hani..

Bitmek zorunda kaldık,
Aşkı itmek zorunda kaldık!
Aşk bize göre değildi belki
Yittik itildik ama yetinemedik

alıntı

5/11/2008

sevmek


Sevmek... Dile kolay, kalbe ağır duygu. Hatırlıyor musun ansızın çıkıp gelerek nasıl da yüreğime taht kurduğunu.

Ayrılıklar... Hüzünler... Gözyaşları... Hepsi zalimce birer birer gelip yüreğimin başköşesine oturmuşlardı. Hayat, simsiyah bir tüle sarılmış açılmayı bekleyen bir hediye paketi gibi önümde durmaktaydı.

Hüzün yüklü karabulutların hızla yüreğimi kaplamaya çalıştığı bir zamanda, inatla girdin kararmaya yüz tutmuş dünyama...
Kilometrelerce uzaktan, bambaşka bir şehrin, değişik havasıyla, taşıyla, toprağıyla... Umutlarıyla… Şiirleriyle… Farklı yaşamı ve sevdalarıyla her şeyden önemlisi sevgi yüklü, sıcacık yüreğiyle geldin.

Karanlık bir girdabın içinde sürüklenmekteyken, tüm sevginle ve gücünle çekip çıkardın. Yaşamı yeniden sevmeme, hayata yeniden bağlanmama sebep oldun. Bu yüzden sevdim seni.

Öyle farklıydın ki, yüzyıllardır kapağının aralanmasını, içindeki gizemin keşfedilmesini bekleyen kara kaplı bir defter gibi görmekteydim seni.

Ben bu defterin kapağını ilk açtığımda, dokunmakta olduğum simsiyah ve sert yüzünün aksine, bembeyaz sayfalara yumuşacık bir yazıyla yazılmaya çalışılmış kocaman bir ömür gördüm.

Neler yoktu ki içinde, ayrılıklar, ümitsiz bekleyişler, kederler… Mutluluk getiren sevinçler, gözyaşları… Yarınlara gülümseyerek bakan sevmeler... Daha neler... Neler...

Kara kaplı deftere yazılmış, her bir cümle, yüreğime gemici düğümleri misali açılmamacasına, düğümlüyordu seni.

Günüm seninle başlıyor, gecem seninle bitiyordu... Sesini duyduğum zaman yüzümdeki goncalar gül misali açılıyor, dünyam seninle dönmeye başlıyordu...

Yolda yürürken, otobüse binerken, yemek yerken, insanlarla konuşurken, kısacası nefes aldığım her an, konuştuğumuz her cümle, anlattığın her hikâye, okuduğun her şiir beyimde yankılanıyordu.

Ben sensizliği bile seninle yaşıyordum… Bu yüzden seviyordum seni.

Hatırlar mısın? Gökyüzünden aynı beyazlığın yeryüzünde iki farklı şehre yağdığı bir kış günü, gece yarısına doğru aramıştın beni... Eve gidiyorum, bu soğuk havada sesin içimi ısıtsın istedim demiştin. Biz birbirinden kilometrelerce uzakta, iki candık... Konuşmaya başladık, konuşma uzadıkça, dışarıda olanca hızıyla yağmakta olan kara aldırmadan, sen park ettiğin arabanın içinde, ayaklarını hissetmekte zorlanana dek, bense soba yanmayan buz gibi bir odada soğuktan parmaklarım buz tutana kadar konuşmuştuk. Yaşamın her hali gelip geçmişti telefon tellerinden...

Hiç kimse, yağan kar altında kulağıma senin gibi şiirler okumadı.
Hiç kimse bana senin baktığın gibi bakmadı…
Hiç kimse beni, senin sevdiğin gibi sevmedi…
Ve hiç kimse ama hiç kimse yüreğinin sıcaklığı bana senin kadar hissettiremedi.

İşte, O gecede, ne dışarıda yağan kar, ne de aradaki mesafeler bana şiirler okumana, beni sevdiğini söylemene engel olamamış, o ana kadar hiç kimse beni senin kadar mutlu edememişti.

Sevdan bana yakıştığı için, sevdam sana yaraştığı için seviyordum seni...

Sana kavuşmak, seni sevmek kadar yasak ve imkânsızdı… Ben sadece olabilme ihtimallerini sevdim.

Ben kara kaplı bir defterin, bembeyaz sayfalarını sevdim… Beyaz sayfalarsa kendisine dokunan her eli…

Ben sana âşıktım… Sense aşk’a… Ben seni seviyordum… Sense mevsimleri…
Gelen her mevsimin kendine özgü bir güzelliği vardı, bu yüzden sen, sevemedin sadece beni...

Sen, baharda açan her bir gül tanesini sever gibi sevdin, yeni gelen her sevgiliyi...
Baharla her gelen sevgili için, unutup, sildin beni...
Bil ki! bir ben silemedim yüreğimden seni...
Çünkü ben seni ben seni unutmak için sevmedim...

alıntıdır...

3/11/2008

Buda Böyle Yarım Kalsın...


Seni, sende, sana rağmen yaşıyorum ben. . . Hep sen, benimle
tamamlanmış
eksiklerine bakıp daha fazlasını isterken, ben sende yeni boşluklar
yaşıyorum. . .
Daha çoğunu isterken sen, bense yarımlarında kayboluyorum. . .

Kaç kez vazgeç dedi bu yürek, kaç kez yolun kenarındaki ormana girip
yok olmak
istedi. . . Yaşadığım neydi? Senin varlığını bilmek bile yeterken
bana, sende
kendimi yok hissetmek, "yok" olduğumdan başka ne düşündürebilirdi ki
bana? . .
Oysa düşünsene, ne coşku doluydu yüreklerimiz başlarken yeni bir
hayata. . .

Gecelerimizi de, gündüzlerimizi de adamaya hazırdık birbirimizde,
koşulsuz,
içten ve sımsıcak duygularımızla. . . Yaşadığımız her an unutulmaz,
doyumsuz ve
vazgeçilmez olacaktı. . . Sen bir sonbahar rüzgarında savrulmuş bir
gül yaprağı
bense taç olacaktım sana. . . Şimdilerde, kim savruluyor ve kim onu
sarmaya
çalışıyor karıştırıyorum artık. . .

Ben bu uykuları, böyle uykuları unutalı çok olmuştu. . . Acı uykusu,
hüzün uykusu,
korku uykusu. . . Bir gece birinin, diğer gece bir başkasının
sonsuzluğunda
kayboluyorum. . . Ne garip ki kendimi kuşatma altındaki bir ordunun
komutanı gibi
görüyorum bu günlerde. . . Ne çok askerim var bana ihanet eden. . .
Düşmanla
savaşmak değil, bu arkadan vuruşlar beni kahreden. . . Bir beyaz
bayrak ve
teslimiyet şu anda görünen. . . Ama çok sürmez esaretim biliyorum,
içimdeki bu
yenilginin acısı sürse de yıllarca, bir yolunu bulup kavuşurum
özgürlüğüme. . .

Şimdi gitmek zamanı belki, geride yaşanmış yada yarım kalmış anları
bırakarak. . .
Sen de tüm ürkekliğinle, tüm hatalarınla, tüm eksiklerinle, tüm haklı
gördüğün
yanlarınla başbaşasın şimdi. . .

Hep bir şeyler tamamlanacak değil ya olsun, buda böyle yarım kalsın...

alıntıdır...

24/10/2008

ŞEHİT YAKINI OLMAK :(


Genellikle üç subay gelir.
Yüzleri acıyla gerilmiş üç subay. Birisi mutlaka psikoloji eğitimi almış olan üç subay.
Başları önde çalarlar kapınızı. -Başları öne eğilecek, yüzü yere bakacak olanlar aslında başkalarıdır ama o üç subay başlarını eğerler… O yüzsüzlerin yerine yüzlerini yere çevirirler ve çalarlar kapınızı- Zorlukla konuşurlar, kelimeler ağızlarından çıkamaz bir türlü.
-Oğlunuz… -veya-
-Eşiniz… -veya-
-Kardeşiniz… diye başlarlar söze.
Gerisini getiremezler hemen. Boğazlarını tıkayan yumruyu yutarlar önce. Sonra devam ederler.
-……. Başınız sağ olsun…!!
………………………………………..
O anda bütün sesler susar…
Hayat durur…
Gün öğlen vakti bile olsa her yer zifiri karanlığa döner.
Duyduğunuzu anlamazsınız. Boş bakışlarınızla, size bakan üç çift göze bakarsınız. O gözlerin yalan söylediğine, size şaka yaptığına ilişkin, küçük çok küçük bir işaret almak istersiniz.
Ama yoktur öyle bir işaret.
O gözlerde derin bir acı vardır. Ölüm haberini vermenin ağırlığı, ezikliği vardır. Buz gibi gerçektir söyledikleri…!
Başınızı odada bulunan diğer insanlara çevirirsiniz. Onlardan duymak istersiniz, yalan olduğunu… Birinin, bir tek kişinin çıkıp "şaka" demesini beklersiniz. Oysa bütün gözler size dikilmiş, acıyla sizden gelecek tepkiye odaklanmıştır.
Tekrar dönersiniz o üç subaya, "anlamadım" dersiniz, tekrar ettirirsiniz söylediklerini.
O üç subay buna hazırlıklıdır. Öyle çok şehit haberi vermişlerdir ki senin tepkini ezberlemişlerdir. Tekrar ederler acıyla kıvranarak;
-…… şehit oldu, başınız sağ olsun…!
Kabul edemezsiniz.
Asla böyle bir şey olamaz çünkü, olmamalıdır da..!
Çünkü o, sizin canınız canınızdan öte can yoldaşınızdır. Ölmesi mümkün değildir, olamaz..!
Ama olmuştur ne yazık ki…
İki ses duyarsınız o anda;
Biri, sizin yeri göğü inleten çığlığınızdır. Çaresizliğinizi, öfkenizi, acınızı dünyaya ilan ettiğiniz o çığlıkla, çınlatırsınız dünyayı. O sesin sizden nasıl olup da çıktığına inanamazsınız, kimse inanamaz…
Nefesiniz bitinceye kadar boğazınız yırtılıncaya kadar bağırırsınız… bağırırsınız.
O haberden sonra duyulan ilk ses budur. Herkes duyar…
Ama siz bir ses daha duyarsınız.
Beyninizin içinde yıkılan duvarların gürültüsüdür duyduğunuz.
Hayatınızın yıkılan duvarlarıdır onlar.
Evinizin temel direğinin çatırdayışıdır.
Çocuklarınızın yetim kalışıdır.
Evladınızın bir daha size anne diyemeyeceğinin onulmaz ağrısıdır.
Kardeşinize bir kez daha sarılamayacak olmanızın çaresizliğidir.
Sadece gürültüdür duyduğunuz.
Siz o gürültüyle boğuşurken odada çınlayan da sizin çığlığınızdır.
Kabul edemezsiniz, etmezsiniz… İsyan edersiniz… Çaresizlik kollarınızı kırmıştır… Son bir gücünüzü toplayıp; "şehidimin cenazesini evine getirin" dersiniz, perişan bir halde sizi izleyen o üç subaya…!
Haberci seçilen o üç subay, tutmaya çalıştıkları ve bazen de tutamadıkları gözyaşlarıyla, bir köşede, çökmüş omuzlarıyla dimdik durmaya çabalayarak, sizin çaresizliğinize çare olmak için çırpınırlar.
-Türk Silahlı Kuvvetleri her zaman yanınızda olacaktır… Bizler şehidinizin yerini tutamayız ancak yaranızı bir parça sarabilmek için ne gerekirse yaparız… yaparız… yapacağız……
Hiç birini duymazsınız.
Yok, hayır; aslında duyarsınız. Ama kulağınızla değil,yüreğinizle duyarsınız.
Bu sözlere ihtiyacınız vardır.
O anda yüreğinizden çıkan gizli bir el, bu sözlere tutunmuştur. Tutunup düşmemeye çalışırsınız.
Ama kulaklarınız duymaz. O, yıkılan duvarların sesi engeldir onları duymanıza…
Bayrağa sarılı gelir canınızın parçası evinize.
O bayrak uğruna can vermiştir. O bayrağı en çok hak edendir.
Silah arkadaşlarının omuzlarında size teslim ederler.
Yüzünü -şarapnelden geriye varsa kalan- okşarsınız, buz gibidir.
Gözleri yarı açıktır, sizin gözlerinize bakmaya çalıştığını düşünürsünüz. Sizde gözlerine bakarsınız. Gözlerinde kalan son ifadeyi okumaya çalışırsınız.
Gözleri yarı açıktır, çünkü öyle gençtir ki; yapmayı istediği şeylerin hiç birini yapamamıştır, yapacak zamanı olmamıştır, yaptırmamışlardır...
Sımsıkı sarılmak istersiniz, vermek istemezsiniz.
İzin vermezler…! "Olmaz" derler.
Kabullenirsiniz…
Ondan kalan şapkasını ya da eldivenlerini ya da çerçeveli bir resmini verirler elinize; çocuklara elma şekeri verir gibi.
Sesiniz çıkmaz, itiraz edemezsiniz, alırsınız.
Şapkasını başınıza geçirirsiniz, ya da eldivenlerini elinize. Resmini sımsıkı kucağınıza bastırırsınız.
Geçersiniz tabutunun başına ve -acemice ama yürekli- asker selamınızı verirsiniz;
"Vatan sağ olsun…" dersiniz.
Vatan sağ olsun!
Öyle çok anlam gizlidir ki bu sözde. Mesela;
"Sen bu vatan için öldün, hiç olmazsa senin yarım bıraktığın görev tamamlansın, vatan sağ olsun…"
Ya da
"Sen artık yoksun biz öyle kimsesiz, öyle yalnız kaldık ki; bari vatanımız sağ olsun…"
Çok anlamı vardır bu "Vatan Sağ Olsun" deyişinin. Her şehit yakını için ayrıdır anlamı, kimseninki kimseye uymaz…
Sizi uzaklaştırırlar tabutun başından, cenaze töreni başlar.
Sizin kulaklarınız sürekli uğuldar…
Gördüğünüz her asker elbiselinin yüzüne, onun yüzünü yerleştirirsiniz.
Her birine dokunmak istersiniz ona dokunuyormuş gibi… Her bir silah arkadaşında ondan bir parça ararsınız… Hep bir şeyler ararsınız. Sanki o tam arkanızda duruyormuş gibi dönüp bakarsınız……
Birileri gelir yanınıza;
Takım elbiselidirler, kara gözlükler takmışlardır –utançlarını böyle gizliyorlardır belki de- başsağlığı dilerler, hep yanınızda olacaklarını söylerler…
Acınız çok derin olduğu için -bir de tabii kara gözlükleri olduğu için- onların gözlerini göremezsiniz.
Yalan söylediklerini o anda anlayamazsınız. -Sonradan anlarsınız-
Şehidinizin komutanları, silah arkadaşları gelir yanınıza.
Kara gözlükleri yoktur onların.
Gözlerindeki acıyı ise -gözlükleri bile olsa- görmemeniz mümkün değildir. Hep yanınızda olacaklarını söylerler ve olurlar. Sonraki yaşamınızda, onların yakınlığını ihtiyacınız olduğu her an görürsünüz. Sizin, kimselere muhtaç olmamanız için ne gerekiyorsa yaparlar.
Sadece onlar, sizin acınızı yüreklerinde hissederler.
Takım elbiseli adamların gittiklerini fark etmezsiniz bile, kaybolurlar birden..! Ama şehidinizin silah arkadaşlarının gidemediklerini, ayaklarının geri gittiğini görürsünüz. Yalnız olmadığınızı hissettirirler size.
Sonra, üç el silah atışının ardından, canınızın toprağın koynuna yatırılışını izlersiniz…
Bitmiştir her şey…
Siz onun anılarıyla burada kalırsınız, o açık kalan gözleriyle sonsuzluğa gider.
Artık yaşamadığınızı düşünürsünüz. Ölmeyi istersiniz ama ölemezsiniz.
Öyle bir duygudur ki şehit yakını olmak, sorumluluk yükleyen bir acıdır hissettiğiniz.
Şehit anasısınızdır.
Ya da şehit eşisinizdir veya kardeşi….
Öyle bir duygudur ki şehit yakını olmak; Ağlarken, yüreğiniz cayır cayır yanarken, birden başınızı yukarı kaldırırsınız ve size miras kalan o muhteşem onurla, dimdik yürürsünüz… O'nun hep sizinle olacağına inanarak yürür gidersiniz, onsuz yaşamaya…
Belki ondan kalan bir yavrunuz vardır, benim gibi. Ona sarılırsınız, öyle gidersiniz şehidinizin onuruyla, onsuz yaşamaya…

Gül Külcü

22/10/2008

fedakarlık için bile aşkı yaşamak gerekiyor



Yaşadığımızı sandıgımızı ,aslında sürekli yıkıntılarını toplamakla ugraştıgımız bir sevgiyi sürdürmeye çalışıyoruz.Hiç yanılmam sanmıştım,sonu ne olursa olsun...Ama yıkıntılar arasında sevgiyi yaşayamamaktan yoruluyormuş insan,ve her geçen gün kendimizi de yıkıntılar arasında kaybediyormuşuz belki de hiç farkında olmadan...
Herkes sevginin fedakarlık istedigini söylese de fedakarlık için sevgiyi yaşamak gerekiyormuş,yaşanılmayan için fedakarlık yapılmaz...
Üzülmekten yoruldum.seni üzmekten de,beklemekten yoruldum,neyi bekledigimi bilmeden özlemekten de yoruldum,en çok da düşünmekten!!!!!Susmaktan yoruldum,sürekli susup içimde avazım çıktıgı kadar haykırmaktan.Hep kendimle başbaşa kalıp,hep kendime sıgınmaktan YorULDUM..........
Ama ögrendim artık aşk yaşanıldıgı sürece vardır.Sen yoksun,ben yokum.. o zaman aşkın olmasını da beklemiyorum artık.O da olmasın artık,eger sürekli kendimi hesapsızca sorgulayacaksam eger kendi iç savaşımda sürekli kendime yenik düşeceksem eger yaşamadıgım bir aşk için sürekli üzüleceksem ve hep üzeceksem seni,OLMASIN...zaten hiç yokmuş,var oldugunu sayarak kandırmışız kendimizi,ya da ben hep kandırmışım kendimi.....
Artık seni sana bıraktım ben zaten hep kendimleydim ve hep kendimi paylaştım.Artık al kendini benden ve yaşamak istedigin gibi yaşa aşkı,hayatı,kendini.yaşamak istedigin ne varsa kendince yaşa çünkü ben yoruldum artık ben yokum...
Yıkık bir sevginin yıkıntılarını toplamakla ugraşma..hiçbir zaman yıkılmayacak bir sevgi için savaşını ver...ben bu savaşta yenk düştüm.Ben yenik kahraman sen kazanan kral ol....
Ne kadar yenik düşsem de, ne kadar üzülsem de güzel yanları da vardı seni yaşamanın,tabi yaşadıgım kadarının.....
Seninle yaşanılan ilkler güzeldi,bazen acıtsa da seni özlemek güzeldi,bazen ağlatsa da kavgalarımız güzeldi,hep ihtiyac duydugumuzda birbirimizin yanında olamasak da beklemek güzeldi,gerçekleşmeyecegini bile bile kendi dünyamızda sıradışı hayaller kurmak güzeldi,en güzeli de uzun bir zamanı kısa kısa yaşamaktı.VE seni tanımak da güzeldi.....

alıntı

14/10/2008

mum lar


Dört tane mum usul usul yanıyordu .
Ortalık öylesine sessizdi ki mumların konuşmalarını
duyulabiliyordunuz .
Birinci mum dedi ki :
"Ben BARIŞ' ım !
Ama kimse benim yanmama yardımcı olmuyor .
Sanırım yakında söneceğim ."
Alevi hızla azaldı ve sonunda tamamen söndü ..
İkici mum :
"Ben VEFA' yım !
Ne yazık ki artık vazgeçilmez değilim .Onun için bundan sonra yanıp
durmamın bir anlamı kalmadı "
Sözlerini tamamladığında esen hafif bir rüzgar onu söndürdü..
Sırası geldiğinde üçüncü mum hüzünlü bir sesle dedi ki :
"Ben SEVGİ' yim !
Yanacak gücüm kalmadı . İnsanlar beni unuttu , değerimi anlamıyorlar .
En yakınlarını sevmeyi bile unuttular ."
Ve daha fazla beklemeden sönüp gitti ..
Ansızın ...
Odaya bir çocuk girdi ve 3 mumun da yanmadığını gördü .
"Neden yanmıyorsunuz ? Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekmiyor
muydu ?"dedi ve ardından ağlamaya başladı ..
O zaman dördüncü mum konuşmaya başladı :
"Korkma ben yandığım sürece öteki mumları da yeniden yakabiliriz ,
ben
UMUT' um !"
Çocuk parıldayan gözleriyle UMUT mumunu aldı ve öteki mumları birer
birer yaktı ..

25/9/2008

Kal deseydin... kalırdım.... demedin oysa...

Demedin oysa...
Kuru bir "bitmesin"den başka hiçbir şey demedin. 
Öyle kuru, öyle soğuk, öyle uzaktı ki ondaki anlam! 
Bu kadar kolay mıydı her şey,
bu kadar yakın mıydık uçuruma? 
Savunmayacak mıydın sevgimizi? 
"Kal" diye haykırmayacakmıydın ardımdan?
Düşündüğüm bu değildi...
Hayal ettiklerim, beklediklerim başkaydı senden..
Mücadele beklemiştim oysa, yelkensiz olan gemimizi kıyıya ulaştırırız sanmıştım..
Kıyıya ulaştırırsın sanmıştım...
 Oysa O'nu denizin ortasında savunmasız  bırakmama göz yumdun...
Bu kadar yıpratıcı olamazsın...
Oysa bir anlam olmalıydı yaşadıklarımızda!
Paylaşılan duyguların bir anlamı olmalıydı.
Yüreğimdeki martıların bir anlamı olmalıydı.
Beynimizdeki melodilerin, aramızdaki çekimin,
geçen akşamki sohbetin bir anlamı olmalıydı.
Duygularımızın bir anlamı olmalıydı.
Yüreğimdeki tüm MARTILAR'ı uçurdun şimdi...
hangi yöne gittiler bilmiyorum, geri dönerler mi bilmiyorum.
Dünya boşaldı mı ne!
 Neden bu kadar sessizleşti birden yaşam, 
neden artık parlamıyor yakamozlar gözlerimde,
 neden artık rüzgar esmiyor...
Her şey seninle mi kaldı yoksa... 
Mantığım, mantığımı bana bırak lütfen, ona ihtiyacım var.
 Bazı şeyleri anlamak için ona ihtiyacım var!
Evet!
Ben istedim ayrılığı,
Çıkmaz yollara yönelen bendim,
Kucağında bir yığın noktayla karşına çıkan bendim...
Kahretsin!
 Bunu neden yaptığımı bilmiyorum Ve
Senin buna nasıl göz yumduğunu...
Tıpkı  Balkondaki akasyaları sularken, 
fazla sudan dolayı sararacaklarını bilmediğim gibi...
su onun için hayat olmalıydı oysa..
ve...sen de benim tutunacak dalım!
Bazı şeyler vardı aramızda biliyorsun,
 olmaması gereken ama daima varolan.
Farklı uçlardaydık seninle, 
farklı mevsimleri seviyorduk farklı zamanlarda....
sen büyük fırtınalara vardın, bense lodostan bile ürküyordum.. 
Oysa başardığımız şeyler vardı her şeye rağmen,
daha doğrusu öyle sanıyordum...
Binlerce yıldız arasında,
 ayın güzelliğini gösterebilmekti tek amacım...
yıldızları söndürmekti...
sorunları yok etmekti...
"bitti" deyişim öylesine bir şeydi, öylesine
sıradan, şakacıktan...
"hayır" demeliydin!
Hatta kıyametler koparmalıydın yüreğimde,
Hendekler açmalıydın yoluma gidemeyeyim diye.
Sahip çıkmalıydın gözlerimdeki ay'a sevgimiz diye...
Beni yolumdan alıkoymalıydın...
"kal" demeliydin...
defalarca "kal" demeliydin...
oysa demedin...
belki de senin çiçeklerin çoktan solmuştu ve ben akasyaları kışın
yaşatmaya çalışmakla hata etmiştim...
belki böylesi daha iyi oldu...
"kal" deseydin kalırdım...
hem de seve seve kalırdım.
Martılarla kalırdım
Yakamozlarla kalırdım
Demedin oysa!
Bilir misin
Kaç çığlık olup yıkıldı yüreğim giderken...
Bilir misin
Nasıl bir cana hasretti yüreğim, yolumdan döndürecek...
Bilir misin
Nasıl zor oldu ardıma bakmadan çekip gitmek...
"KAL" desen kalacaktım...
DEMEDİN OYSA!

23/9/2008

BİR GİDİŞİN ÖYKÜSÜ



Git. Yüzüme öyle bakma git.Hiç durma, bir gidenin bir daha asla giremeyeceğini kapı orada git.Hiçbir şey açıklamak zorunda değilsin.Giderken söyleyecek şey bulamaz insanlar.
Sen bahanelerin arkasına sığınanlardan olma, git

Her aşk biter, sen de git.Hem zaten biteceği daha baştan belli bir aşktı
bizimkisi.Sen gitmesen belli ki bir gün ben gidecektim.Herkes kendi tercihini
yaşar ve sen tercihini yaptın.Rahat ol, git.Aklın kalmasın burada.Dramatik vedaların kahramanları olmayalım git.

(Oysa daha doyamadım sana....Kokunun yeterince çekmedim içime...
Yapacağımız ne çok şey vardı...Neler planlamıştık.Şimdi ben ne yapacağım ben¿Nasıl duracağım ayakta¿ "Kal" dersem kalır mısın yar¿Nasıl istiyorum
Yalan bile olsa "Bu gidiş sadece zorunluluktan, bekle beni döneceğim"demeni)

(Benim aklım sende kalacak.Sadece aklım değil yüreğim de...Bitmezdi
bizim aşkımız.Asla terk etmezdim seni.Benliğimi, varlığımı, hayatımı adamış-
tım ben bu aşka.Beni tercih etmeni isterdim, benimle yaşamanı isterdim.
Şimdi kimi ya da neyi seçtiğinin ne önemi var artık¿ Ağlayacağım ardından,
kahretsin ağlayacağım...

Hayatımızda başkaları girecek ve biz belki de birlikte yaşadıklarımızı bir<_script /><_script />
süre sonra hatırlayamayacağız bile, git.Hangi yara kabuk bağlamamış ki bugüne
kadar¿ Hangi ateş sönmemiş ki? Yapman gerekeni yap, git

Senin yaktığın sevda ateşi hiçbir zaman sönmeyecek.Senin
mutlu olmanı istediğimde de yalan.Mutlu olma yar, benim gibi sen de mutlu
olma.Belki o zaman, yeniden dönersin bana...