1/6/2008

yoksa siz gidemeyenlerdenmisiniz?

Ben gidemeyenlendenim ve hayir diyemeyenlerden. İnsanlara, esyalarima, geride birakacaklarima o kadar bagli kalakalmisim ki, sanki bir adim one atsam ayagimi dusuverecegim, tokezleyecegim... kendimi o noktada guvensiz hissediyorum...

Gidebilrim diyorum bazen ama bu sefer de geriye donusum nasil olur bilemiyorum. Sanirim gitsemde arkamda biraktiklarimla yuzlesmeye korkuyorum ve geriye donusu dusunuyorum. Ben her seyi birakip gidemeyenlerdenim...  

O bensiz ne yapar, bu ne dusunurlerle omrumuzu yiyip bitiriyoruz resmen.
İste kendinizle yuzlesebilecegiz bir yazi daha size....!
Bazen gitmek gerekir, ama kalmayi bilmek de bir erdemdir sanirim...

GİTMEK

Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına,

bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey...

Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok.

Bir kendisi. Bu yeter zaten.

Herşeyi, herkesi götürdün demektir.

Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.

Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.

Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.

Böyle gidiyor işte. Bir yanımız ''kalk gidelim'', öbür yanımız "otur'' diyor.

''Otur'' diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira.

İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu...

En kötüsü alışkanlık.

Alışkanlığın verdiği rahatlık,

monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.

Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler... Bir çocuk daha doğurmalar...

Borçlara girmeler... İşi büyütmeler...

Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal, ben...

Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.

Değil bu şehirden gitmek,

iki sokak öteye taşınamıyorum.

Alıp götürsem gelmez ki.. .

Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.

Herkes onu, o herkesi seviyor.

Hangi birimizle gitsin?

''Sırtında yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardır ;

evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.

Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.

Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım.

İnadına kök salmak lazım. Bari ufak kaçışlar yapabilsek.

Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakası.

Hepimiz kaçabilsek... Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.

Gün içinde mesela... Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün. Sabah 09.00, akşam 18.00.

Sonra başka mecburiyetler. Sıkışıp kaldık.

Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli

bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.

Bir ömür karşılığı bir ömür yani.

Ne saçma.

Bahar mıdır bizi bu hale getiren?

Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama

her bahar gitmek isterim.

Gittiğim olmadı hiç.

Ama olsun... İstemek de güzel.

23/5/2008

ruyam...

*  bir gun umutlarimin bittigi bir noktada kalakalirim.
gidecegim yeri bilemem.
ama icimde hep bir yerlerde
evet bir sey olacak bugunlerde diyen bir ses vardir.
Beklerim...
Boyle duygu yogunlugu yasadigim gunlerden birinde
belkide hayatimin en buyuk duasini ettim,
uyudum ;

bir ruya  gordum.
Ruyamda ustuste iki renkli topragin oldugu bir ucurum kenarinda duruyorum.
Kumlardan biri beyaz, digeri kahverengi...
Asagida muhtesem bir deniz ve tertemiz, masmavi, simsicak bir gunes.
Yanimda benden buyuk birisi...
Ben sol tarafimdaki o iki renkli kumun oldugu yer kadar
uzerinde durdugum topragi yukseltmek istiyorum. 
Yanimdaki insana bahsediyorum ve
bir kepce ile kum eklemeye calisirken,
yan tarafimizdaki kum kayiyor ve
denizin oratasinda kıyıya yakin bir yerde kucuk bir adacik meydana getiriyor...
bakakaliyoruz tabiki.
Saskinlik gecince uzuluyorum.
Elimden kacip giden kumlar icin...
ama sonra diyorum ki baska yolu yoktu.
olması gereken buydu...
hem sevinmeliyim boyle guzel bir ada meydana getirdigim icin...

Ama biliyorum ki tam duzeltecegim derken,  elimden bir sekilde kaciracagim mutlulugumu bir gun hemde denizin en guzel yerinde yakalayacagim. İki kisilik bir ada olusturacagim dunyamda... Ve ben beyaz kumu sececegim, kahverengi kum yerine...


 

3/8/2007

T e Y z E m İ A b L a M ı ?



- Hadi kızım bitiyor.

- Bu son.

- Aaa bak kuş varmış gördün mü? (Tabi ki o tarafa bakmaya tenezzül bile etmez bizimki)

Her annenin yaşadığı sorunlardan sanırım bir tanesi de yemek sorunu. Annem yeğenime mama yedirirken ben sıvışırdım hemen oradan. Sonra iş bana, oyalayıp ağzını açtırmaya kalırdı çünkü.

Üstelik benim daha önemli işlerim olurdu her zaman. İp atlama, kızlarla dedikodu, saklambaç gibi bir çok işlerim vardı. Tabi ki bir de bitmek bilmez ödevler. Bütün bunların arasında birde bebeğe yemek yemesi için şebeklik mi yapacaktım. Tabi ki hayırrr.

Oysa şimdi yeğenim büyüdü ve benim o doğduğundaki yaşlarımda şu an. Oysaki ben onu hep kıskanmıştım; küçükken benim yerimi aldı, tabiri caizse pabucum dama atıldı diye. Eeee ben de bir tekne kazıntısı olarak bu durumu bir yere kadar hoşgörüyle karşıladım.

Kızardım ama ona zarar verecek hiçbir şey yapmazdım. Üstelik onun ana kucağını taşımaya bayılırdım. Annemlerle gezmeye gittiğimizde hep ben taşırdım.

Şu an düşünüyorum da (yani hep düşünüyorum aslında, eskiyi anımsayıp görüyorum) Merve benim hayatımda gördüğüm en güzel bebekti sima olarak. Yeşil gözlü, sarı bukleli bir kızdı. İlk başlarda biraz keldi ama sonradan tahmin edemeyeceğiniz kadar gürleşti saçları.

Her anne içgüdüsel olarak kendi bebeğini en güzel olarak görür. Ama ben sanırım doğum sendromundan da olacak büyük hayal kırıklıkları yaşamıştım. Hep renkli gözlü bir kızım olmasını istemiştim (sanırım bunda Merve'nin etkisi büyük). Üstelik eşim ve ailesi dahil herkes renkli gözlü idi. Ben ise ela gözlüyüm. Ama bir baktım benim 4 kiloluk yavrum kahverengi gözlü...

"Nasıl?" diye sorduğumu anımsıyorum. Zamanla bu takıntıları atlatmayı başardım ama içimin bir yerinde hala saklıyorum. Hayallerimi 2. çocuğa adadım. Bir ihtimal belki...

Şimdi ben onun bana yardımcı olmasını içim burkularak izliyorum. Ne kadar da insancıl biri olmuş. Herhangi bir şeyde bile hemen yardımıma koşuyor. Bazen utanıyorum küçükken yaptıklarıma. Ama hemen geçiyor utangaçlığım.

Benim yeşil gözlü, dünyalar güzeli yeğenim artık ela gözlü, 12 yaşında ve genç kızlığa doğru hızla ilerliyor. Onun gelişimi benim ne kadar yaşlandığımı gösteriyor bazen.

Bence hayatımda karşılaştığım en güzel bebek Merve'ydi. Onu bir teyze olarak değil abla olarak görüyorum ve kendisi de beni "abla" olarak çağırır. O da beni öyle görüyor sanırım.

Biz birlikte büyüdük iki kardeş gibi. Ablamla aramda olan 9 yaşlık fark Merve ile 12 yaşlık farka dönüştü. Biz artık eski takıntılardan kurtulmuş sevgi dolu bir aileyiz. Yersiz kıskançlıkları geride bırakalı çok zaman oldu.

Umarım herkes yeğenini benim gibi bir kardeş sevgisi gözüyle görür.

İyi ki varsın Merve'ciğim...

Ablan (küçükken bana seslendiğin gibi) Tuda'dan...

 

12/11/2006

Öğrendim...


Bir gaz çıkışına bu kadar sevinebileceğimi,

Yarı uyanık yarı uyur bir halde sabahın üçünde süt ısıtabileceğimi,

Uykusuzluğa bu derece 2 sene katlanabileceğimi,

Bir bakış, ufak bir tebessümle hayatın ne kadar güzel olduğunu,

Ne kadar çok çocuk şarkısı, ninni bilebildiğimi,

Anneliğin her anının bir sabır gerektirdiğini,

Eşimin istediğinde ne kadar sevimli ve yardımsever olabileceğini,

Bir bebeğe yemek yedirmenin zorluğunu,

Bebeği hasta olduğunda bir annenin gizli ağlayışları olduğunu,

Bebekle gezen annelere yoldaki insanların ne kadar sıcakkanlılıkla baktığını

Ve ne kadar yardımsever olabileceklerini,

Büyüklerimizin onlarla oynarken çocuklaştığını,

Aynı anda bir anne ve bebeğin hapşırıp öksürülebileceğini,

Annemin kıymetini ve ona zamanında neler çektirdiğimi,

Anneliğin ne kadar emek, sabır, sevgi, özen olduğunu,

Ve hayattaki tüm nedenlerin bir sonucu olduğunu öğrendim...

Tubiş

25/8/2004

Seni özledim/2


Gökyüzü karanlıkken güzel bir dünyada el ele bu sevdanın içindeydik biz seninle. Güzel düşlerimiz vardı sadece ikimizin bulunduğu ( ve kızımızın ). Sevmeyi öğrettin sen bana. Yaşamın seninle güzel olduğunu öğrettin…

Sevdim seni ben; kimsenin sevemeyeceği, can verip kan dahi olamayacağı kadar çok. Uykularımızı paylaştık

Bir gece değil birkaç gece de olsa uykusuz kaldık sevdamız için. Ben seni düşledim hep ışıl ışıl gözlerinle yanımda. Dünyalara sığmayacak aşkımızı küçük yüreklerimize sığdırdık. Ayrı geçen her günü yaşanmamış saydık. Hep birlikte olmalıydık biz, öyle güzel oluyordu hayat.

Yaşıyorum… Senin için, kızımız için, sevgim için yaşıyorum. Yanımda olmasan da varlığını hissetmek bile umut veriyor bana. Her şeye yeniden başlayacağımız günleri seni sabırla bekliyorum.

Ben yarını düşünmeyi sevmezdim. Ne olacaksa hemen şimdi olsun isterdim. Seveceksem şimdi, güleceksem şimdi. Zaman bir kez geçer insanın eline, o anın bir daha tekrarı yoktur. Ne yaşarsan bir kez yaşarsın. Bu yüzden beklemeyi sevmezdim. Ama bu kez bir şey oldu. Şimdi yarını beklerken hiç kızmıyorum. Sen yoksun ya, bu gece de sensiz geçecek ya “ olsun “ diyorum. “bizi bekleyen çok güzel günler var önümüzde”.

Sen olmadan keyif alarak zor yaşıyorum. Bazen her şey umutsuz görünüyor, bazen umutlu. Bir yerine iki kere yapıyorum her şeyi. Selini iki kere öpüyorum. Biri senin yerine… Sevdiğimiz şarkıları iki kere dinliyorum, sabah uyanınca pencereyi açıp temiz havayı içime iki kere çekiyorum. Balkonda güneşin bedenime işlemesi için 5 dakika kalırdım eskiden şimdi 10 dakika kalıyorum.

Özlemekse özlüyorum elbette… Hasret şarkılarını kim benden daha iyi söyleyebilir? Kim gökteki yıldızlara bakıp onları senin gözlerin erine koyabilir? Kimin yüzüne seni düşündükçe bir gülümseme yayılabilir?

Değişiyorum ben… Eskiden olsa idi böyle koyu bir özlemin içinde olsaydım isyanım sığmazdı içime. Bir siyah hüznün içinde kıvranır dururdum, bitmek bilmezdi geceler, şimdi öyle değil. Şimdi seni özlemek sevdamızın olmazsa olmazı gibi geliyor bana.

Sonbahardayız; kışa yakınız, ama ben ilkyaz sevincini taşıyorum içimde. Ve biliyorum ki hiç bitmeyecek bir baharı yaşayacağız birlikte.

İşte bunun için hüzünlendirmiyor beni yokluğun…


 

2/3/2004

Seni Özlüyorum


Gecenin en zifir anında bile odamı aydınlatacak olan bu aşkı özlüyorum. En çok ta her gün duyabilmek adına zamanla yüzgöz oluşumun sonunda duyduğum sesini…

Seni özlüyorum işte… Ufak bir tartışmada bile çektiğim sancıları, seni kaybetmek korkusunun yüreğimi bir bıçak gibi kestiği anlarda bile. Hayatlarımızın öyle anlarına tanık olmuştuk ki artık beni ben yapan, seni de sen yapan ne varsa bir bütün olmuştu. Yani biz olmuştuk, bir sevdalıydık, bir tutkulu bakıştık… Yarınlara umutla yürüdüğümüz.

Seni özlüyorum. Göz bebeklerimin içine yerleştin ve dünyada iyiye güzele dair ne varsa içinde sen oluyordun. Geçtiğim yollar aynı değildi, ne de içtiğim su, ne de aldığım nefes. Meleklerin kanatlarında geliyordun sen bana her gün. Martıların gözlerinde, bir papatya demetinin üstündeki uğurböceği oluyordun.

Umudun mavisinde de sen vardın. Yüreğime işlemiştim seni bir dantel gibi ince ince düğümlerle…

Her gün içimi ısıtan asil sendin. Sıcacık ışıklarınla tüm ruhumu saran, her yeni güne gözümü açar açmaz içimde doluştuğun bir günaydındın. Yıkanırken asıl sen akıyor, arındırıyordun beni. Ilık ılık tenimde süzülürken hiç kurulanmadım ben, içime emdim seni hiçbir damlanı ziyan etmeden.

Seni özlemek dayanılmaz hale geldiğinde bile ben hiç ağlamadım. Çünkü içimde idin sen ve seni gözlerimden akıtmaya kıyamadım. Sancılarınla bedenim her gün biraz daha ölse de aslında her güne ben senin için yeniden doğdum, daha da çoğaldım.

Seni özlüyorum… Çünkü seni seviyorum. Doğrularını yanlışlarını sorgulamadan, insanlığın kurallarıyla tartmadan bir çocuk yüreği gibi masumca yaşadım seni…
Bu hayatta verdiğim her nefeste, gittiğim her yerde sende benimle birlikte vardın. O yüzden yalnızlık nedir hiç bilmedim, hiç yaşamadım olmadığın halde sensizliği. Ya da biraz…

Senin bana verebileceklerine takılı kalmadan seni özgürce sevebilmeyi başardım ben. Seni ben sevdim kim olduğunu bile en doğrularla bilmeden ve de asla değiştirmeden. En katıksız halinle sevdim seni ve biliyorum ki hep böyle devam edecek. Her gün seni sevmenin farklı bir yönünü daha göreceğim.